Kadeh

Kadeh

17 Ekim 2022 Pazartesi

Ortaya Karışık

Herkesin bu hayatta bir misyonu var. Bazılarınınki insanların hayatlarına dokunmak. Yollarımız bu kişilerle kesiştiğinde ise bence şanslı addedilen biz oluyoruz. Çünkü insan en zor kendi hayatına dokunabiliyor. En zor kendini tanıyor ve en zor kendi için adım atabiliyor. O yüzden, başkalarına akıl vermek, tavsiyede bulunmak daha kolay oluyor her zaman. İbre bize döndüğünde verdiğimiz tavsiyeleri uygulayabiliyor muyuz kendi hayatımız için? Sürekli başkalarını düşünen ve onların sorunlarını kendi sorunu yapan birisi olarak soruyorum bunu. Farkındalıkla yaşayıp değişmek ve dönüşmek gerçekten kolay mı? Kendi hayatına, kendi sorunlarına, kendi hayallerine, ideallerine yönelip harekete geçmek kolay mı? Aslında yıllardır kolay olanı mı seçtim başka hayatları yaşayarak? Kolaydı ne de olsa akıl vermek. İhtiyacı olanın ihtiyacını gidermek. Çünkü kolaydı başka bir gözle kendin olmayana bakabilmek. Oysa kendini tanımak, özüne inmek, ne istediğini bilmek, öğretilerin dışına çıkabilmek hepsinden daha zor. Zoru başarmak yerine "fedakar" olmayı seçmek ve böylece de çok sevilmek. Girdiğim her ortamda daha doğrusu ilişki kurabildiğim her ortamda her zaman çok sevildim ben. Ailemde, arkadaş çevremde, okul hayatımda, iş hayatımda, konuda komşuda, çarşıda, pazarda her yerde. Tahmin ediyorum şimdi ölsem kalabalık bir cenazem olur ki ben bunu da önemsiyorum, ne ilginç! Sevilmeyi seviyorum ve bu yüzden de durmaksızın enerji harcıyorum aslında. İyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir arkadaş, iyi bir personel, iyi bir tanıdık, iyi bir müşteri, iyi bir gelin, iyi bir, iyi bir... Peki, şimdi soruyorum, "iyi bir" olmasam kimin hayatında ne kadar varım acaba?

Sözün özü nerede kaldı? Ortaya karıştı. Her neyse, şimdi zaman biraz da zor olanı deneme zamanı: Kendime dönme, kendimi tanımaya çalışma ve biraz da kendim için bir şeyler yapma. Nereden mi çıktı? Başkalarının hayatına dokunan bir kadından.

17 Kasım 2020 Salı

Nasılsın?

Telefonum çaldı. Arayan Nevin'di. Ne zamandır konuşmadık, merak ve biraz da endişeyle açtım telefonu. Çağımızın hastalığı ne de olsa endişe!

Halimi hatırımı sormak için aramış meğerse. İyi değilim dedim. Belki de ilk kez benden böyle bir cevap aldı geçen onca zamanda. İyi olmadığım zamanlarda bile iyiyim derdim çünkü ben, iyi olacağımı veya bunun için gayret edeceğimi bilerek. Ama bu kez iyiyim diyemedim nedense, inancımı mı yitirmiştim ki acaba?

Sıklıkla görüşmek gerekmez bunun için, çok iyi tanır beni. Bazen ben bile onunla tanırım kendimi. Sen böyle demezdin, hayırdır diye sorması da bundandı belli ki. 

-Nasıl iyi olacağım ki, eğer sen iyiysen bundan emin misin? Doyasıya yaşayabiliyor musun? Oksijenin bile kısıtlı değil mi? Yürüyüşe çıksan alacak havan yok. En yakınındaki sevdiklerin; annen, baban bile uzak. Sırf birinin iyiliği için ondan uzak olmak ne büyük fedakarlık ve zorluk. Sarılmak isteyip sarılamamak...Çocuğun evde hapis. Selam veren şüpheli. Birbirini gören maskesini çekiyor, yüzünü kapatıyor ve mümkünse uzaklaşıyor. Yasaklar var. İstediğin gün, istediğin saatte, istediğin yere gidemiyorsun. Günün tedirgin, geleceğin belirsiz. Hiçbir şey yaşanmamış gibi rol yapmanın anlamı yok. İyi değiliz. Endişeliyiz. En son onu gördüm, o benden sonra bunu gördü, ben negatifim, o pozitifmiş, pozitif olduğunu beni gördükten sonra öğrenmiş... Ne çok hesap kitap. Ya ben tam 9 aydır anneme babama sarılmadım, öpmedim, kollarının altına girip kıvrılmadım bir koltukta. Tamam sağ ve sağlıklıyız ama iyi değiliz. Çok şey öğrenmiş, kıymetini anlamış, ders çıkarmış olabiliriz ama bu iyi olmamız için bir sebep mi Allah aşkına? Ucu bucağı da yok. Ne kadar sabretmemiz gerektiğini bile bilmiyoruz. Çok daha kötüsünü yaşayabilirdik, sevdiklerimizi kaybedebilirdik ama bundan teselli bulmak gerçekten rahatlatıyor mu bizi? Hasta olsan kimsen olmaz; hasta olsa biri, kimsesi olamazsın. İlaçlar kapıdan bırakılıyor düşünsene. Bunu bir an olsa bile düşünüp bütün bunları zihninde biriktirip nasıl iyi olacaksın, söyler misin?

Haklısın, dedi. 

-Bilmiyorum Nevin, insanın kendine bile rol yapması iyi mi kötü mü? Hangisi daha yorucu? Bunun cevabını bulana kadar gerçek şu ki, iyi değilim. Ama umudum her zaman var. Allahtan onu kaybetmedim... 

5 Ocak 2019 Cumartesi

Çınar'a

Kadehte kırmızı şarabım kalmış, hem de iki yılı aşkın süredir. Fincanda kahvem, kupada çayım soğumuş. Sohbetlerim yarım, telefon çağrılarım cevapsız... Şimdi tam anlamıyla başka bir hayatı yaşamaya başlamışım; kendiminkinin haricinde, sıfırdan, yeniden doğmuşçasına. Bir hayatın sorumluluğunu almışım, çok isterken ama bir o kadar da ansızın. 
Ne büyük hayalimdi oysa; sahip olmam düşük bir ihtimal olarak addedildiğinde doktorlar tarafından, hem de henüz lisedeyken. Anaçlığım baskın karakterim, bense etrafımdaki herkese ve her şeye kol kanat germek isterken. 
Kollarımda buldum seni, çok büyük bir mucizenin ta kendisi. Sen üç günlükken geçirdiğimiz yoğun bakım serüveniyle çok istediğim bir şeyin, senin, bana emanet olduğunu öğrenerek başladım anneliğe. Belki de bunu bilmeye en başından ihtiyacım vardı. Hızlı bir girişti benimki. Ama biliyorum ki hiçbir şey nedensiz veya tesadüfi değildi. 
Bir buçuk yıl geçti birlikte büyüyeli. Bugüne geleli. Oysa nadirdir yazarak bile içimi dökemediğim. Biliyorum bu da onlardan bir tanesi.
Canım oğlum...
Çınar'ım...


12 Kasım 2016 Cumartesi

Siri Diri mi?

Aşk biyolojik mi, fizyolojik mi; yanılsama mı, gerçek mi; tek mi, ilk mi; nedir, ne değildir derken Siri yapıştırmış cevabı.
Şimdi gel de sorma:
Bu Siri diri mi, değil mi?





23 Ekim 2016 Pazar

Mesajınız Var

"Kendimizi evlenince, bir bebek sahibi olunca, sonra bir tane daha olunca yaşamın daha güzel olacağına inandırmışızdır.
Sonra çocuklarımızın yeterince yetişkin olmadığını düşünerek bunalırız ve onlar büyüdüklerinde bunun da iyi olacağını düşünürüz.
Sonra büyürler ve biz yine bunalırız, çünkü onlarla didişmemiz gerekir. Şu delikanlılık çağını atlatsalar daha mutlu olacağız tabii.
Eşimiz başarsa, bir arabamız ya da daha iyi bir arabamız olsa, tatile çıksak, sonunda emekli olsak yaşamın daha iyi olacağını düşünürüz.
Gerçek şu ki, mutlu olmak için şu andan daha iyi bir an olamaz.
Öyle değilse, ne zaman?
Yaşamınız hep güçlüklerle dolu olacak. Olduğu kadar çok kabullenip her şeye karşın mutlu olmaya karar vermek en iyisi.

Uzun bir süre yaşam yeni başlayacak sandım. Gerçek yaşam.
Fakat yolda hep bir engel vardı; bitirilecek bir iş, aşılması gereken bir sıkıntı, tanınacak bir zaman, ödenecek bir fatura. Sonra başlayacaktı yaşam.
Sonunda anladım, bu engeller yaşamın kendisiydi.
Bu bakış açısı, mutluluğa bir yol olmadığını anlamama yardımcı oldu.
YOL, mutluluğun kendisi idi.
Yani, her anın tadını çıkarın.
Mutlu olmaya karar vermek için, okulun bitmesini, okula geri dönmeyi, beş kilo kaybetmeyi, beş kilo almayı, işe başlamayı, evlenmeyi, cuma gecesini, pazar sabahını, bir araba almayı, araba yenilemeyi, ev ipoteğinizin bitmesini, ilkbaharı, yazı, sonbaharı, kışı, ayın birini ya da on beşini, radyoda melodinizin çalınmasını, ölmeyi ya da yeniden doğmayı beklemeyin.
  
Mutluluk bir yolculuktur, bir varış noktası değil.
Mutlu olmak için en iyi zaman… ŞİMDİ!
Anı yaşayın ve doya doya tadını çıkarın.

Şimdi, aşağıdaki soruları düşünüp yanıtlamaya çalışın: 
1 – Dünyadaki en zengin 5 kişinin adını söyleyin.
2 – En son seçilen 5 Dünya güzelinin adlarını söyleyin.
3 – Son 10 Nobel Ödülünü kimler kazandı?
4 – En iyi erkek oyuncu Oscar ödülünü en son hangi 10 oyuncu aldı?

Yapamadınız mı? Zor, değil mi?
Tasalanmayın, hiç kimse bunları anımsamıyor.

Alkışlar söner!
Ödüller tozlanır!
Kazananlar çabuk unutulur.

Şimdi de şu soruları yanıtlayın:
1 – Eğitiminize katkıda bulunan 3 öğretmeninizin adını söyleyin.
2 – Gerektiğinde yanınızda olmuş 3 dostunuzun adını söyleyin.
3 – Size özel olduğunuzu hissettiren birkaç kişi düşünün.
4 – Birlikte zaman geçirmek istediğiniz 5 kişinin adını söyleyin.

Yapabildiniz mi? Daha kolay, değil mi?
Yaşamınızda anlamı olan kişiler, “en iyi” olarak dereceye girmiş, en çok parası olan, en büyük ödülleri kazananlar değil…
Sizi seven, sizi gözeten, ne olursa olsun yanınızda olanlar.
Bir an düşünün.
Yaşam çok kısa!
Ya siz, hangi listedesiniz? Bilmiyor musunuz?

Bir süre önce, Seattle Olimpiyatlarında, zekaca veya vücutça engelli dokuz atlet, 100 metrelik bir yarışın başlama noktasında duruyorlardı.
Hepsi koşmuyordu, ama herkes katılmak ve kazanmak istedi.
Tabanca atıldı ve yarış başladı. 
Bir çocuk takıldı ve düştü, bir iki yuvarlandı ve ağlamaya başladı.
Diğer sekizi onun ağladığını duydu.
Yavaşlayıp arkalarına baktılar.
Durdular ve geri geldiler... Hepsi de…
Down Sendromu hastası bir kız, çocuğun yanına oturdu, sarıldı ve sordu: “Şimdi kendini daha iyi hissediyor musun?”
Sonra, dokuzu birlikte omuz omuza bitiş çizgisine yürüdü.
Kalabalık ayağa kalktı ve alkışladı. Alkışlar uzun süre devam etti…

Bu olaya tanık olanlar hala bunu anlatıyor.
Niçin?
Çünkü yüreğimizin derinliklerinde hepimiz biliyoruz ki, yaşamda en önemli şey kendimiz için kazanmanın ötesindedir.
Yaşamdaki en önemli şey diğerlerinin kazanmalarına yardım etmektir. Bu yavaşlayıp kendi yarışımızı değiştirmek anlamına gelse bile.
Bir mum, diğerini yakmak için kullanıldığında hiç bir şey kaybetmez."*

*Alıntı olan bu mesajı dün aldım ve bugün de sizlere gönderiyorum. Kabul edin ve mutlu olmaya hemen şimdi başlayın :)

30 Ağustos 2016 Salı

Bazı Şeyler

İnsanlığını, adaletini, vicdanını, karşılıksız ve beklentisiz sevgisini özlediğim biri var. Kendinden bile sakınarak ve çok sevmekten korkarak, hesapsız, çıkarsız, en saf duygularıyla.  Ciğerinden gele gele hitabıyla verebileceği şeyden başka hiçbir şeyi olmayan, bu yüzden de en gerçek seven. Ellerimi okşarken huzuru bulduran. Bunu bile beni bunaltmamak adına bir iki dakikadan fazla yapmayan.

O giderken, bir daha asla bu kadar çıkarsız sevilemeyeceğimi düşünmüştüm; henüz yanılmadım. 

Unutmadan yaşadım seni.  Okumuştum bir yerde çok önce: "Bir insanın size ne yaptığını unutabilirsiniz ama ne hissettirdiğini asla." Yer etti hafızamda. Test ettim, onayladım. Bana hissettirdiğin hiçbir güzelliği unutmadım. 

Sen, güzel insan, anlatsaydın keşke gitmeden herkesin senin gibi hissettirmeyeceğini. Söyleseydin keşke çok mu salak gözüküyorum dışarıdan, yoksa insanlar beni kandırdığını sanacak kadar aptallar mı? Muhtemelen anlatmazdın, çok da konuşmazdın zaten. Yaşayarak öğrenmeme izin verirdin. Bilmişlik taslamaz, müdahil olmaya çalışmazdın. Kendi halinde gözükürken içinde fırtınalar kopmasına rağmen saygılıydın hayatıma. Korkardın oysaki zarar görmemden. Ama biz seninle sadece kahkaha attık. Hep gülerken varsın hafızamda. 

Şimdi söyle bana gittiğin yerden insanların sessizliğini, asaletini, anlayışını, fedakarlığını ve iyi niyetini kullanmaya çalışanlar seninle aynı soydan geliyor olabilirler mi? İnsanoğlunun bu farklılığı karşısında senin gibi sessiz kalmalı mıyım? Sahte sevgilere ve ilgilere aynı şekilde karşılık vererek öc mü almalı mıyım yoksa?

Korkma, iyi şeyler de oluyor. 

Ama bazı şeyler hiç olmuyor. Cin olmadan adam çarpmak, bu esnada çarpılmak ve hatta yok olmak var ya işte bunlar çok komik oluyor.


15 Ocak 2016 Cuma

Kızıl Siyah Topuklar

Geri giden Merkür mü insanlık mı bilmiyorum ama üzerime gelen bir şeyler olduğu kesin.
Bu bloğu oluşturduğumda üniversite mezunu işsiz kategorisinde, içi dolup taşan ve rahatlamayı bir yerlerde arayandım. Kendime hatırlatmalarım olsun istedim. Her yazımın bende bir anlamı oldu. Hayatın akışında unutmamak istediklerimdi yazdıklarım. İçimi kendime döktüm aslında. Tıpkı bugünkü gibi…
Çok şanslı başlangıçlarım oldu benim. Bir kere, hayata şanslı başladım; sahip olduğum aile dolayısıyla. İlkokul öğretmenim gerçek bir eğitimciydi, eğitim hayatıma şanslı başladım. İlk aşkımın şu an kocam olması en büyük kanıt değil mi? Üniversitenin ilk günü tanıştığım kızın hala en yakın arkadaşlarımdan olması da şanslı bir başlangıçtı.
Ve o başlangıçların birini de kızıl siyah topuklu kadının sayesinde yaptım.
Nankörlüğün, ikiyüzlülüğün, ufak hesaplaşmaların ne demek olduğunu da bu kadına yapılanlar vasıtasıyla öğrendim.
Benim dünyam, kendi yarattığım dünyaydı. İzin verdiklerim vardı hayatımda. Seçemediklerim konusunda da zaten şanslıydım.
İş hayatı mı? Tamamen seçemedikleriniz ve MARUZ kaldıklarınız.
Dedikoducular, kalıbının ve yaşının insanı olamayanlar, hırslarına kurban gidip insanlıklarını unutanlar; kendi güvensizliklerini etrafa yayanlar, dünyayı kirleten, bizi de o dünyada yaşamaya mahkûm edenler: Az öte gidin, kendi çöplüğünüzde ötün!
Bugün benim meselem çok daha büyük.
Bugün ben sadece özleyeceğim kızıl siyah topukla ve onun hayatıma kattıklarıyla ilgiliyim.
Kendime olan hatırlatmam ise iş ahlakının, insanlığın, vicdanın insanı zora sokabileceği.
Ama hep söylediğim gibi: İLAHİ ADALET! O hep var, her şeye ve herkese karşı.
Ve sen kızıl siyah topuklu kadın, gerçekten özelsin...

13 Aralık 2015 Pazar

Teşekkür

Unutmamak lazım. Hatırlamak...
Kıymet bilmek, bildiğini hissettirmek...
Geçen zaman ne olursa olsun hatırı olmalı.
Çok değil, üç ay geçti. Sonrasında, sizi her gördüğümde de içimden bu teşekkür geçti. 
Ne zaman, nerede edeceğimi bilemedim; keza siz de teşekkürü çok sevmezsiniz bilirim.
Tabiidir sizin için, arkadaşlığınız budur çünkü. Karşılıksız, içten ve samimi.

Belki de üzerinden yıllar geçse de hatırlamak istediğim için yazıyorum. Kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi hiçbir zaman unutmamak için. 

Bu teşekkür 6 Eylül için.
Biriktirdiğim tüm güzel arkadaşlarıma.
Nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sanırım ev sahipliğiniz için demek en doğrusu.
Misafir değil; en candan, en coşkulu, gerçekten mutlu ev sahipleriydiniz siz.
Sayenizde anılarımda çok güzel bir düğün var.
Düşündüğüm zaman kafamda canlanan pozlarda hep siz varsınız, en içten gülen gözlerinizle.

İşte en çok da bunun için teşekkür ederim size...

24 Eylül 2015 Perşembe

İyi Bayramlar

"Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle...
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!"
Can YÜCEL

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Hoşgeldin Prenses

Kırkın çıkalı 4 gün oldu. Sana bu anıyı bırakmak isteyeli de bir o kadar...
Kızma bana, halan evleniyor; günleri telaşla, çok çabuk geçiyor. Doğduğun günün hediyesi olsun istemiştim ama kısmet 44. gününeymiş.

Annenin karnında büyümene tanık olduk önce. Elim annenin karnındayken, senin tekmeni ilk hissettiğimde çığlık atmıştım evde. Bu benim için de bir ilkti. Sen aramıza gelene kadar, ailenin en küçüğü olmam nedeniyle şahit olmamıştım daha önce böyle bir şeye.
Fotoğraflarını gördük, heyecanımız arttı; merakla bekledik fotoğraflardaki haline benzeyecek misin diye.
Beklenen gün gelip de anneni doğuma alırlarken, babanla ikisine arkalarından baktığım sırada, kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Hemşire, odaya az sonra geleceğini haber verdiğinde de...
Telaşla herkesi odaya topladım, Eylül geliyormuş diye.
Geldiğin o ilk anı anlatmam ise mümkün değil. Herkes başına toplandı, büyük bir heyecan ve mutlulukla bakıyorlardı sana. Ben ise bir köşede kalakalmıştım öylece. Önceleri yaşadığım heyecan yerini tarifsiz bir duyguya bırakmıştı. Yanına yaklaşamıyor, uzaktan hem seni hem de seni sevenleri izliyordum.
Aramızdaki bağ, seni odaya getirdikleri o ilk saniye kurulmuştu aniden. Garip bir histi bu.
Aniden sakınır olmuştum seni herkesten, kendimden bile. Yaklaşmaya korkuyordum yanına, dokunmaya da. O kadar miniktin ki dokunduğumda canını acıtmaktan ve seni tedirgin etmekten korkuyordum. Dünyayı ve bizi keşfetmen için sana zaman ayırmak istemiştim. Gözlerini bile açamıyordun ki. Gün ışığı dahi fazlaydı senin için.
Çok çabuk adapte oldun her şeye. Emziğini, daha iki haftalıkken o minicik elinle tutmaya çalışıyordun. Tepki veriyordun istemediğin şeye. Battaniyen bunalttığında onu ittiriyor, saç bantını sevmediğini hareketlerinle anlatıyordun bize.Seni kucağıma ancak o zaman alabilmiştim, tepkilerine güvenebildiğim anda. Rahatsız olursan bunu belli edeceğine inandığım zaman.
Önce garipsedik birbirimizi, sonra uyudun kucağımda; o mis kokun üzerime sindi.
Artık her yanına geldiğimde daha da büyümüş oluyorsun.
Seni gördüğüm anda dünyamın durduğuna emin olabilirsin.
Daha şimdiden bana çok iyi geldiğine de.

Neler yaşayacağız birlikte acaba?
Günün stresinden arınmak istediğimde fotoğrafına bakıp düşünüyorum da, neler bekliyor seni acaba?

Güzel çizilmiş olsun hayat yolun. Şans dolu olsun.
Kendi ayaklarının üzerinde dimdik durabil.
Para hayatının önceliği değil, hayatını istediğin gibi yaşamanın sadece bir aracı olsun.
Önceliğin sevdiklerin olsun ama ailen birinci sırada gelsin. Aralarına katıldığında her şeylerinden nasıl vazgeçebildiklerini görebilseydin, eminim bana hak verirdin. Ama biliyorum ki seni her şeyinle kabul ettiklerini anlayabileceğin zamana geldiğinde bana hak vereceksin.
Merhamet en belirgin özelliğin olsun. Bir kuşa ekmek atmak da olabilir, servetini paylaşmak da. Derecesi önemli değildir iyiliğin. Birileri sana iyilikten maraz doğacağını söylerse eğer, o zaman da sen onlara ilahi adalete inandığını söylersin.
Aşkın hayatını yönetmesine izin verebilirsin. Bence hiç korkma bu uğurda savrulmaktan. Aşk rüzgarının seni sürüklediği yere gitmekten çekinme.
Aşık olduğun adamla evlen. 
O adam senin ne hissettiğini arkası sana dönükken bile anlayabilen olsun. Ve gözleriyle anlatabilsin sana her şeyi; desteğe ihtiyacın olduğunda tek bakışından güç bulabil.
Aslına bakarsan her kadın güçlüdür. Hem de erkeklerden de güçlü. Ama her kadın, kendini teslim edebileceği bir adam ister hayatında.
Güçlü olmak zorunda olduğun bir hayatın olmasın. Teslim olabil, teslim edebil.
Kadını kadın yapan nazıdır; ama fazla naz da aşık usandırır. Sen, usandırmayan nazlı kadın olabil. 
Dengeyi kurmak senin elinde.
Unutma, birçok şey senin elinde. Her şey değil...

Aktarabileceğim tavsiyelerim bu kadar.
Çünkü benim de öğrendiklerim buraya kadar.
Bundan sonra birlikte büyüyeceğiz. Birbirimize öğreteceğiz.
Güzel bir hayat yolumuz olsun prenses.

Fark ettin mi bilmiyorum ama unvanımı sana veriyorum:
Hoşgeldin Prenses.
Ne iyi ettin de geldin.
Tam zamanında geldin.
Ben Kraliçe olmaya giderken sen bu aileyi Prensessiz bırakmamaya geldin.


5 Ağustos 2015 Çarşamba

Be My Eyes

Tüm kışı grip olmadan atlatabilip yazın bu sıcağında sıcakla birlikte hastalıktan kavrulanlanlardanım. Hayatın temposundan uzaklaşmış yatağımda uzanırken haberlerde gözüme bir şey ilişti ve açıkça beni heyecanlandırdı: "Be My Eyes"...

AppStore'un yeni uygulaması. Görmeyenlerin gözü olabilmek için. 

Tek yapmanız gereken uygulamayı indirmek, gören-görmeyen kategorisinden göreni işaretleyip kullanacağınız dili/dilleri seçmek. Görme engelliler, ihtiyaç duyduklarında, size bağlanıp sizden yardım isteyecekler. Tanıtım videosundaki gibi, örneğin sütün son kullanma tarihini soracaklar. Siz de videolu konuşma sayesinde onların hayatlarını kolaylaştırabileceksiniz.


Paylaşmak ve haberdar etmek adına...

Sevgiyle kalın, ufak dokunuşlarla hayatı kolaylaştırarak her iyiliğin bir köşesinde yerinizi alın.


3 Nisan 2015 Cuma

Kayahan

İz bırakabilmek önemli.
Yaşamış olmak için yaşamamak...
Bazen tek bir gülücükle, bazen uzattığın bir elle...
Bazen tek bir cümle yeter.
Bazen sadece koku...

Tanımadığın insanların hayatında yer edinebilmek ise daha fazlasını ister.
Tanımadan tanınmak ister.
Öyle sözler yazarsın ki yer edinirsin o insanların hayatında.
Dillerinde senin bestelerin, mırıldanırlar.
Acılarına da mutluluklarına da ortak olabilirsin fark etmeden.
Çocukluk anılarısındır belki.
Bir baba, kızının küçüklüğünü anlatırken senin şarkından bahseder.
İlk şarkısısındır sen.
Tükendimi ancak tütendim olarak telaffuz edebilirken bile sen varsındır hayatlarında.

Vedalar ise en ufak bir iz bile bırakmadan gidenler içindir.
Bıraktıkların yeterse seni hatırlatmaya, şarkıların hala varsa kimilerinin hayatında sen veda etmiş sayılmayacaksındır.

Bugün radyolarda hep senin şarkıların vardı, bu da benden olsun:
Acılanma... 
Bu da gelir, bu da geçer.
Tıklamalı, dinlemeli, seni her daim yaşatmalı.

Huzur içinde uyu Kayahan...
 


2 Mart 2015 Pazartesi

Kül

İnsanoğlu nankör. İnsanoğlu bencil. İnsanoğlu unutkan, pervasızca unutkan. Her şeyi kanıksayıp hayatına devam edecek kadar unutkan. O yüzden dayanıklı belki de yaşanan onca acıya. O yüzden hayata devam edebiliyor kaldığı yerden, bırakıldığı gibi olmasa da...
Onlarca protesto, onlarca konuşma; yazılanlar, çizilenler, söylenenler, açık oturumlar, ziyaretler, köşe yazılarında dökülen cümleler, tweetler...
Kabusum oldu, etkilendim, ipini çekmek isteyecek kadar öfkelendim; toplumumuzun haline, insan kılığına giren yaratıkların kokuşmuşluğuna acıdım; açıklama aradım, sebepler aradım, sosyolojik boyut-psikolojik boyut dedim, işin içinden çıkamadım. Açıklayamadım kendime bile. Kim, neyi, nasıl açıklayacaktı o aileye? Nasıl kabul ettirebileceklerdi onlar kendilerine? 
Herkes köşesine çekilip kaldığı yerden devam ederken onlar baş başa kalacaklardı kendileriyle, acılarıyla, eksilen yuvalarıyla, boşalan odayla. 
O yüzden bu kadar bekledim; içimden geçenlerin haddi hesabı yokken, olayın yaşandığı ve gündemde olduğu günlerde susmayı tercih ettim. Çünkü hatırlatmak istedim ne kadar da unutkan olduğumuzu. Ne kadar da sahteyiz aslında üzülürken bile.
Çözüm bulundu mu? Teselli olmak için neden mi bulduk ki?
Peki neden unutuldu bu kadar çabuk?
Biliyorum onlar devam edemeyecek kaldıkları yerden. Ama acıyı birebir yaşamayanlar çoktan unuttular bile. Ateş düştüğü yeri yakıyor değil mi? Diğerleri için ne oldu?
Yandı, bitti, kül oldu.

19 Şubat 2015 Perşembe

Ben Böyleyim

Yoktum...
İşe girdim, nişanlandım, düğün hazırlıklarına başladım, hala oluyorum, arkadaşlarım evlendi ve nişanlandı. Askerler gitti, bazıları döndü bile. Kahkahalarla güldüğüm de oldu, hıçkıra hıçkıra ağladığım da. Peki hayat bu kadar mı?

Dinleyelim, bakalım bu kadarmıymış? (Tıklayın)

"Hayat bu kadar mı?
Bence değil
Bir kaç sözüm var
Biraz senin gibi
Yıkılmayan duvarları var
Bazen esintili
Bazen uzak yakınlarım var
Ben ben böyleyim kendi yolumda

Bırak tutma beni
Kaybetsem de üzülmem asla
Ne boş kaygıların
Korkma bana hiç bir şey olmaz
Yanlış doğru gibi
Eksik kalan bir kaç satırsa
Ve ben ben böyleyim
Kendi yolumda 


Hayat benim
Her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim
Kendi yolumdan

Değer saklanma hiç geçer zaman
Böylede geçer ya sev ister vazgeç
Beklentiler sadece üzer
Ayrı dünyalarda farklı farklı kafalarda
Ve ben ben böyleyim
Kendi yolumda

Hayat benim her
Anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Biran bile vazgeçmedim
Kendi yolumdan..."

30 Kasım 2014 Pazar

KARANFİL

Diziyi izlemeye fırsatım olmadı, fragmanında rastladım türküye ve türküyü harika seslendiren Öykü Gürman'a. İnsanın içine işler cinsten olunca araştırma gereği duydum. Kınıfır ne demekmiş acaba diye başlayan araştırma, vay be ne anlamlı sözler düşüncesiyle son buldu.
Sizinle paylaşayım istedim:
"Urfalıyam Ezelden" dizisiyle ünlenen bu güzel türkü dinlenmeye değer. Kulak verin derim.

"Yar uzakta gözüm görmez gülüm aman
Uzatıram elim yetmez
Hasretini çektiğime
Sözlerim çok dilim dönmez

Karanfil bed renk olur
Aşka düşen denk olur
İsterem başıya gele
Göresen ne renk olur

Kan gelir her gözyaşımdan gülüm aman
Ne çektim cahil başımdan
Tutacak dalım kalmadı
Ağlaram can ataşından."

2 Kasım 2014 Pazar

Küçük Şeyler

Dondurucu bir ayaz var bugün. Çok arayıp zor bulduğum işimin kıymetini unutacak kadar öfkeliyim yataktan çıkmaya. İnsanoğluyuz, nankörüz. Elde ettik, değeri kalmadı. 
Memur yağmuru var dışarda; 8 ile 9 arası yağandan, akşam da 6 ile 7 arası yağacak olandan. Şemsiye de evde kalmış, tüy dikmiş. 
Gün rutin, iş çok. Zaman akmış.
Evde inmeyeceğimi söyledim servisçi Mustafa Abi'ye: "Yol üzerindeki bir AVM'de ineceğim." Rutine devam; kulaklığı tak, düşüncelere dal. Bu sefer camdaki yağmur damlalarının birbirine karışması ana tema. Birleştikçe hızlanmaları filozofik boyut. Servisten indiğim anda, o buz gibi ve yağmurlu havada duyduğum koku ise beni silkeleyip kendime getiren şey. Güne yeni başlıyorum hissiyatının ve bu yazıyı yazmamın nedeni: KÖZDE PİŞEN KESTANE KOKUSU. Bu kokuyu içine çekerken ellerin cebinde biraz üşümüş olacaksın ama. Kafan içine kaçmış gibi yürümek de mümkün. Yağmur yerine kar yağsaydı, değmeyin onun tadına. Tadına derken kokusunun tadına. Bu öyle bir koku ki tüm duyuları birbirine karıştırabilecek cinsten bir koku. Hiçbir günün birbirinin aynısı olmadığını, hayatın ufak ayrıntılarda gizli olduğunu, rutini bu ayrıntıların kırdığını düşündüren koku.
Mutlu olmayı büyük şeylere bağlamak hayatı çok uzun sanmakla eşdeğer. Küçük şeylerle mutlu olabilmek ise hayatı gerçekten yaşamak. 
Sadece kestane kokusu değil, meraklanmayın. Ocakta fokurdamaya başlayan pudingin kokusu da bununla yarışabilir.
;)

18 Ekim 2014 Cumartesi

"Teslalar Edison Olmasın."

Keşfedilmesi gereken çok insan, çok yetenek, çok ses var elbette ama bence Suat Aydoğan da keşfedilmeli. 
Akşam trafiğine takılmış eve dönmek için sabırsızlanırken radyoda bu şarkıya denk geldim ve merak ettim bu etkileyici sesin kime ait olduğunu. Eğer dinlerseniz, gerçekten Suat Aydoğan'ın seslendirdiği yerleri daha derinden hissedeceksiniz. Hissedeceksiniz, çünkü bence hissettiriyor.
Lafı uzatmamayı beceremiyorum ama denemek gerekirse, eve geldiğimde ufak bir araştırma yaptım ve Aydoğan'a ait birkaç parçaya daha rastladım. Fakat demem o ki daha çok öne çıkmalı, daha çok tanınmalı, kendini tanıtmalı. Gerçek yetenekler figuran olmamalı, roller adil dağılmalı.

16 Ekim 2014 Perşembe

Ey İnsanoğlu!

Değişebilir mi insan? Hatalarını, eksiklerini, kendine yaptığı haksızlıkları gördüğü halde vazgeçebilir mi kendi olmaktan? Peki korkar mı değişmekten? Başka bir kimlik yaratacak olmaktan? En çok da onu değiştirecek insanların karşısına çıkmasından? Saflığını kaybetmekten? Soğur mu o zaman insanlardan, yaşadığı ortamlardan? Öfkelenip hırçınlaşsa da, üzülüp içine kapansa da, kafasında kurup çatsa da vazgeçebilir mi kendi benliğinden? Eğer bütün bunların cevabı hayırsa neden mücadele eder? Daha kolay bir yolu olamaz mı? Sorgulamadan yaşamak mümkün olamaz mı? İncitmekten korkan insan, incinmeden yaşayamaz mı? Düşündüğü kadar düşünülemez mi? Hissettirdiği kadar hissedemez mi?
Ey insanoğlu cevap verin bunlara. Merak ediyorum bütün bunları. En çok da neyi paylaşamadığınızı!

Tıklayın...