Kadeh

Kadeh

12 Ağustos 2014 Salı

İncir Reçeli

Halil Sezai'yi bu film ile tanıdık. İsyan, İncir Reçeli ile girdi hayatımıza. Kim bu depresif adam dedik önce. İsyan ettiğimiz anlar geldiğinde de şarkı ruhumuzu okşadı, isyaaaaan diye bağırır olduk hepimiz. Sizi bilmem ama ben bir süre sonra diğer parçalarını da dinlerken buldum kendimi. Hatta bununla da yetinmeyip geçenlerde konserine gittim, konserden çok memnun ayrıldım. O kadar çok hissettiriyor ki şarkıları ne sahneye çıplak ayakla çıkması ne de konuştuklarının anlaşılmaması umrunda oluyor insanın.
Şimdi de İncir Reçeli-2 geliyor. Ekim ayında vizyona girecekmiş. İlkini dört kez izleyip her defasında da salya sümük ağlayan bir izleyici olarak merak ediyorum ikincisini. Sevdiği kadını kaybeden Metin'in yaşadıklarını anlatıyormuş film. Belli ki çektiği acı derin.  
Tıklayın, izleyin.
Bekleyelim, görelim...

7 Ağustos 2014 Perşembe

Yakamoz



Güzel bir yaz akşamında, yukarıda gördüğünüz manzaraya dalmış giderken, rüzgarın tenimi okşadığını hissediyorum. Bu his; insanı mayıştıran bir his. Bu his, özgürlüğün hissi. Özgürlüğü elinden alınmış olanların dışında, pek de farkında olunan bir his değil aslında. Ne kadar bambaşka bir şey oysa. Bu his, aynı zamanda, gelecek güzel şeylerin habercisi: Gece sonlandığında, pikenin altına hafiften üşüyerek girmenin dayanılmaz hazzı. Kafana kadar çek o pikeyi, aldığın bol oksijenle dal mis gibi bir uykuya. Mutlu ol küçük şeylerle. Kıymetini daima bil onların. Çünkü onlar aslında hayatın gerçek tadı.
Bütün bunları mutlu olmak için büyük sebeplerim olduğu bir dönemde hissediyorum. O sebeplere rağmen hayatın ayrıntılarda gizli olduğunu unutmuyorum. Unutma sen de. Mutlu edebilsin seni gördüğün yakamoz, dokunduğun çiçek, hissettiğin rüzgar ve dinlediğin şarkı. 
Gecen güzel, günlerin aydınlık olsun.

Ve bir de
"Bırak ay gitsin, sen kal bu gece..."

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Pratik Zeka



Fotoğrafa bakınca önce bol bol kahkaha attım, sonrasında plaka konusunda özürlü bir insan olarak 53 plakanın nereye ait olduğunu araştırdım; sonuç yanıltmadı: Rize. Ardından aklımdan geçenleri ve fotoğrafı sizinle paylaşmak istedim:
"Karadeniz'e doğanın güzelliğini yaşamak için olduğu kadar insanlarıyla tanışmak için de gitmek lazım. Samimiyeti ve doğallığı onlardan öğrenmek lazım."
Ne dersiniz?

15 Temmuz 2014 Salı

Yeniden


Mevsim kıpır kıpır, şarkı kımıl kımıl. E dinleyelim o zaman :)


13 Temmuz 2014 Pazar

Gölgelerin Gücü Adına

 

                                    Bir de kuş beyinli deriz!!


30 Haziran 2014 Pazartesi

Cahildim, Yunusların Tatlılığına Kandım

Bazen canım ne zaman, ne isteyeceğini bilmez. Hatta kendi kendime sorarım: "Şimdi nerden çıkardın bunu acaba?" Tıpkı bugün olduğu gibi. Ankara'nın bozkırında oturmuş kitap okurken, ansızın yunuslarla yüzmek istedim. Ankara'nın bozkırında diyorum, çünkü yunusu çağrıştıracak bir şey yoktu etrafımda! Kitap okuyormuşsun, ordan bir çağrışım oldu belki derseniz o da yok; çünkü hikaye bir köy kahvesinde geçiyor. Kahvede yunus ne arar? Neyse, bu kadar ikna etmeye çalışmak da neyin nesi? Çağrıştıracak bir şey yok sonuç itibariyle, gene ne çok uzattım :).
Bundan iki yıl önce kadar, yunuslarla yüzmeyi "ölmeden önce yapılacaklar listeme" eklemiştim zaten de bugün içimdeki arzular tekrar canlandı. Liste kabarık; ama izlediyseniz " The Bucket List " filmindeki gibi çok uçuk şeyler değil. (İzlemediyseniz de mutlaka izleyin, favori filmlerim arasındadır.)
Konumuza dönecek olursak, biraz internette gönlümü gezdireyim istedim; görsellere baktım, videoları izledim.
Siz de izlemek isterseniz, çok keyifli.
Keyif almanın dışında otizmle mücadelede de kullanılan bir yöntemmiş yunus terapisi. 10 seanslık terapi sonucunda, hastanın bireysel farklılıklarına göre tedavinin seyri değişiyormuş. Terapi, kesin çözüm olmamakla birlikte, ilk kez gülmek, ilk sözcüklerini söylemek, cümle kurmaya başlamak, göz teması kurmak ve uzun süre sonra tekrar krampsız hareket edebilmek gibi olumlu sonuçlar veriyormuş.


Araştırmayı biraz daha sürdürdüğümde ise yunuslarla yüzmenin tehlikeli olabileceği gibi hayvanlara zarar verdiği ve hayvanseverlerin böyle bir aktivitede bulunmamaları gerektiği şeklinde bilgilere de rastladım. Şöyle ki:
Yunus parklarına gitmememiz için 15 neden sıralandığını görünce, hevesimin kırılmak üzere olduğunu fark edip araştırmayı yarıda bıraktım. Ne de olsa cahil cesareti bazen en iyisi...




Bu arada, evlilik teklifi planları yapanlar için de çok iyi bir fikir bence. Gel sevgilim, bugün yunuslarla yüzmeye gidelim dersiniz. Gülün yerine uzun bir kurdeleye bağlanmış yüzüğü sevgili yunus kardeşin ağzına koyarsınız. Hatta gül ile birlikte koyun, daha güzel. Olur da yüzüğü yutarsa, vay halinize! Sorumluluk bana ait değil :).

21 Haziran 2014 Cumartesi

Bodrum

Tuna Kiremitçi, bir sahil şehrini kara şehrinden ayıran önemli farkların olduğunu söylüyor, Git Kendini Çok Sevdirmeden adlı romanında. Haklı da aslında, kartpostallık bir manzara tavlıyor insanı sahildeki bir şehirde. Oysa kara şehrini sevmek için bir uğraş gerekli; yapılar, insanlar, sokaklar arasında bir bağ kurabilmek...
Tam da bu uğraşlardan çok yorulduğum bir zamanda düştü yolum Bodrum'a. Yola çıktığım andan itibaren geride bırakmaya kararlıydım tüm yorgunluklarımı. O çok sevdiğim şehirden bıktığım nadir anlardan bir tanesiydi, çok sıkılmış olmalıydım kendimden. Dinginlik ve huzuru beni tavlayacak bir manzarada arıyordum bu kez, kurulabilecek bir bağda veya herhangi bir uğraşta değil. Kolay yaşamak istiyordum bu kez, bir sahil şehri gibi kolay... 
Üç günlük bu kısa tatilde birkaç fotoğraf çektim sizler için, siz de uzaklaşın diye.

                             Bu kapıya bayıldım. Begonviller şahane değil mi?
    Kapıdan girdiniz, bavulunuzu bir köşeye bırakıp yorgunluk kahvenizi yudumladınız.
                                                         Sonra?


Pırıl pırıl bir deniz sizi bekliyor. Kimsecikler yok, belki de bu yüzden su tertemiz, doğa kendi halinde.
Denizin kokusu içinize işleyecek kadar güzel.
       Ayağınızı soktunuz, birazcık soğukmuş deniz; ama olsun, sizi kendinize getirecek.


Güneş tam tepede ama bunaltmıyor. Kitap da çok sürekleyici, saatler geçiyor, tatlı bir uyku bastırıyor, gözleriniz kapanıyor, hafif esen rüzgar denizin o çok sevdiğiniz kokusunu burnunuza getiriyor. 
 

Bir kahve iyi gitmez mi?

                                 Güneş alçalıyor, deniz ısınmış olmalı. 
                               Bir kez daha girip tadını çıkarmak lazım. 

                    Ve günbatımı; deniz de sıkıldı sakinlikten, çırpıntılar başladı.
                                       Bize de yetti bu kadar dinginlik.

                                Sahilden ayrılıp terasa geldik. Grup vaktiiii!!!

Nasıl? Sevdirdi değil mi bu sahil şehri size kendini? Zor olmadı üstelik. Bir manzara tavladı hepimizi. Çünkü belki de gökyüzünün farkına sadece burada varabildik. Belki de Can Yücel'in de dediği gibi illa bir şeyi sahipleneceksek, gökyüzünü sahiplenmeliydik...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden…
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Can YÜCEL